1 haftalık aradan sonra tekrardan boşluğumdayım. Normalde her hafta bir yazı planladım. Vize ve final haftalarında ya da özel durumlarda bu planım aksayabilir. Ama aksi bir durum olmadıkça bu devam edecek. Gelelim bu haftaki aksamaya. Yemin törenim dolayısıyla bu kitabı bir haftada bitiremedim. Bu yüzden bir sonraki haftaya kaldı. Gelelim niye Serenad'ı okuduğuma. Yıllardır okumayı ertelediğim bir kitapla beraberiz bugün. Feminist arkadaşlar darılmasın ama toplumda ''kız kitabı'' haline getirildi. Bunu yapanlarda yine kadın arkadaşlarımız. Dönem dönem bazı kitaplara bu yapılıyor. Sadece kadınlar değil biz erkeklerde bunu yapıyoruz ve karşı tarafı kitaptan soğutuyoruz. Bu kesinlikle kötü bir şey. Hiçbir şekilde bunu tasbip etmiyorum. Diğer bir okuma sebebim Serenad aşırı derecede şişirilmiş bir kitap olması ve birine ''Bana okuyacak bir roman önerir misin?'' diye sorulduğunda ilk söylenenlerden biri hep Serenad oluyor. Bu denli popüler olan bir kitap beni kendinden uzaklaştırdı. Ve en sonunda kitabı okuma gafletinde bulundum. Okuduğuma %100 pişman değilim ama genel olarak zaman kaybı buluyorum. Neyse kendi düşüncelerimi sona bırakıp kitabın genel yapsına değinelim.
Kitap, ilk olarak 2011 yılında Doğan Kitap tarafından basıldı. Bir Livaneli ürünü olarak satılmama kaygısı zaten taşımıyordu. Piyasadan kitabı 20-26TL aralığında fiyatlara bulabilirsiniz. Çıktığı andan itibaren uzun bir süre çok satanlarda kaldı ki hala satılmakta. 430 binden fazla satan bu kitap Türkiye şartlarında alışagelmiş istatistiklerin dışında kalıyor. Ama içeriğini düşününce insan yadırgamıyor. Biraz da kitabın içeriğinden bahsedelim.
Kitabımız baş karakterimiz olan Maya Duran üzerinden işleniyor. İlahı bakış açısı kitapta hiç kullanılmıyor. Tüm olaylar Maya üzerinden işleniyor ve Livaneli bizi sürekli kendimizi Maya'nın yerine koymak için zorluyor. Kitap kültürü fazla olmayan insanlar üzerinde bu işe yarıyor. İstanbul Üniversitesinde çalışan Maya bir gün rektörün özel davetlisi olan Prof. Maximilian Wagner ile ilgilenmesi için görevlendirilir. Daha öncede rektörün davetlileri ile ilgilenen Maya, Max'i de diğerleri gibi düşünür ve her zamanki rutinine devam eder. Ama 87 yaşında olan bu adam düşünüdüğü gibi değildir. Daha önce 1930'lu yıllarda İstanbul'da bulunmuş olan profosör istemeden Maya'yı bir maceraya sürüklüyor. Bu macera Hitler'in Yahudi Soykırımından İstanbul Üniversitesinin kuruluşuna, Struma Olayından Mavi Alaya kadar bir sürü tarihi olayı içermektedir. Hem annelik yapmaya çalışıp hem de üniversite işleri ve profosörle uğraşan Maya'nın hikayesini içeren olaylar zinciri ile baş başa kalıyoruz. Sürükleyici ve bir o kadar akıcı anlatıma sahip olan bu roman sizi kendisine bağlıyor.
Ne yazık ki kitabın içeriği ile ilgili bu kadar bilgi verebiliyorum. Çünkü fazlası kitapla ilgili önemli bilgileri içerecektir. Gel gelelim kitabın yapısına. İlk kısmı ''wattpad kitabı'' gibi yazılmış olup iyi bir okuyucuyu kitaptan soğutabiliyor. Ortasına geldiğimizde ise mutheşem bir olay zinciri ile karşılaşıyoruz. Sonalarından ise Maya'nın gereksizce anlatışı ile karşılaşıyoruz. Peki kitap okunabilir mi? Evet, okunabilir lakin 457 sayfalık iyi bir tarihi kitap okumanız daha iyi olur. İçinde barındırdığı tarhi bilgileri ve daha fazlasına ulaşabilirsiniz. Sonuç olarak kitabı okumanızı önermiyorum ama bu kitabı kötü ya da okunmaya değer bulmadığım için değil. Fazla kitleye oynanmış ve ona göre yazılmış bir kitap olduğu içindir. Sonunda Maya'nın gözüne çarpan Auerbach'ın Pascal'dan alıntıladığı girişi bölümü onu çek etkiler. Bu alıntı beni de etkiliyor ve yazının sonuna ekliyorum. Haftaya bir boş yazıda daha görüşmek üzere esen kalın.
“Adil olanın peşinden gidilmesi doğrudur, en elverişsizdir. Gücü olmayan adalet acizdir; adaleti anlaşılmaz zalim. Gücü olmayan adalete mutlaka bir karşı çıkan olur, onu kötü insanlar. Adaleti anlaşılmaz töhmet altında kalır. Demek ki adalet ile gücü bir araya ihtiyacımız var; bunu yapabilmek için gerekli olan güçlü, güçlü olanın ise adil olması gerekir.
Adalet tartışmaya sahiptir. Güç ise ilk bakışta tartışılmaz şekilde anlaşılır. Bu ada gücü adalete veremedik, gösteri hakkı, adalete karşı çıkıp kendisinin adil olduğunu söylemişti. Haklı olanı kuvvetle birleştirmek için de güçlü olanı haklı kıldık. ”
Kitaplar, çizgi romanlar, diziler, filmler, oyunlar, müzikler ve daha bir sürü şey hakkında boş boş konuşacağımız bir boşluk.
14 Ekim 2018 Pazar
29 Eylül 2018 Cumartesi
Samuray(Samurai) 2 - di Giorgio, Genêt
Hatırlarsanız eğer ilk ciltte en son Takeo ve arkadaşlarının yakalanması ile bitmişti. Tabii bu arada Akuma ve ordusu da imparatorluğa yürümekteydi. Yani en heyacanlı yerinde bıraktık.
Merak etmeyin bu ciltte sonuna ulaşacağız. Tabii ki aklımızda sorular kalarak.
Amacına git gide yaklaşmakta olan Akuma imparotorluğu artık avuçlarının arasına almıştır. Birliklerinin sayıca üstünlüğü karşısında ise İmparator pes etmemekte kararlıdır. Bunlar yaşanırken Yüce Yalvaç adına ayine başlanılmıştır. Kutsal kan olan Natsumi ile yapılan ayin ters gider. Bu anı fırsat bilen Takeo ve Şiro harakete geçer ve mabedi yıkar. Mabedin yıkımıyla Akuma'nın gücü yok olur ve birlikleri dağılır. Bu şekilde 4 albüm süren hikayemiz sonlanır. Ama cildimiz 3 albümden oluşmaktadır. İlk akbümün sonunda Takeo sonunda en başta abisini aramak üzere çıktığı yola devam eder ve Issız Ada'ya olan yolculuğuna başlar.
Ada'ya ulaştığında Ada'nın ismi gibi ıssız olmadığını fark eder. Halk bir şekilde hayatına devam etmektedir. Süre gelen bu yaşamın ardında bir lanet yatmaktadır ne yazık ki. Bu sırdan bir haber olan Take ise abisini aramaktadır.
Arayışları devam ederken kendisini bir etkinliğin ortasında bulur. Abisini araken ilk hikayeden hatırlayacağımız alkolik keşiş ile karşılaşır. Arayışları devam ederken etkinlik hakkında daha çok şey öğrenmeye başlar ve bunun sıradan bir etkinlik olmadığını öğrenir. Bu Nobunaga Klanı'nın her yıl haraç toplamak için yaptırdığı bir etkinliktir aslında. Haraç adı altında bir de duello düzenlenir. Eğer ada halkının seçtikleri şampiyon duelloyu kazanırsa haraçtan yırtacaklardır. Aksi taktirde her yıl olduğu gibi bu yılda ödemek zorundadırlar. Tüm bunlar yaşanırken Takeo bir anda kendini efsane samuray Şobei'nin karşısında bulur. Kıran kırana edecekleri mücadele öncesi bir takım olaylar gelişir.
Yine görsel şölene ve harika olay kurgusuna maruz kaldığımız bu ciltte bir kez Takeo bizi kendine hayran bıraktırıyor. Haftaya bir boş yazıda daha görüşmek üzere esen kalın.
Etiketler:
çizgi roman,
di giorgio,
genet,
roman,
ronin,
samurai,
samuray,
yapı kredi yayınları,
yky
19 Eylül 2018 Çarşamba
Hoşgör Köftecisi - Orhan Veli Kanık

Kitabımız ilk olarak 2012 yılında basılıp 64 sayfa olmaktadır. 3-5 TL aralığında bir fiyata bulabilirsiniz. Bu fiyatı görünce şaşırmış olabilirsiniz. Bir YKY standartı olarak Türk klasiklerini uygun bir fiyata alabilirsiniz.
Kitabımız 7 hikaye ve 1 anketten oluşmaktadır. Bunlar farklı zaman dilimlerinde yazılmış ve farklı yerlerden toplanmıştır. Hikayeler ile söyleyebileceğim pek bir şey yok ne yazık ki. Lakin alıntılarla önemli noktalara değinebilirim.
İkinci hikaye olan ''Baharın Ettikleri''ne biraz değinmek istiyorum. Orhan Veli dolu bir betimleme ile kalıplaşmış tabirlere karşı çıkıyor. Hikayeden bir alıntı ile onun bu düşücesini inceleyelim.
''Hikayede konunun pek o kadar mühim olmadığını söyleyenler de çıktı. Ama ne olursa olsun, bir vaka lazım. O vakanın bir başı bir sonu olması lazım. Üstelik vaka da alışılmış, bıkılmış vakalardan olmamalı. Küçük burjuvanın hayatını anlatan, onun zaaflarını, onun adiliklerini dünyanın en büyük kahramanlıkları, en asil heyacanları gibi gösteren hikayelerden ilallah dedik artık. Bütün ıstıraplar aşktan doğuyor. Oysaki öte yandan milyonların, milyarların ıstırabı var.''
Bu sözlerden ben günümüz ''Wattpad Edebiyatı'' izlerini görüyorum. Günümüz popüler kültürünün bir eleştirisi gibi sanki. Tabii veli artık o kadar dolmuş ki o dönemde bu sözleri söyelemiş. Eminim sizler de bu alıntıdan kendinizce bir şeyler çıkaracaksınız.
Biraz da ''İşsizlik'' adlı hikayesine değinmek istiyorum. Burada Veli'nin iç dünyasına bir yolculuk yapıyoruz. Günümüzde olan ''işsizlik'' kavramını 1949 yılında işlemiş. Olaydan olaya atladığı ve yazarlağı bu hikayeye bir anada kendinizi kaptırabiliyorsunuz. Hikayede Veli her şeye burunu sokarak da bizleri eğlendirebiliyor.
Son olarak ''Orhan Veli Edebiyat Hakkında Konuşuyor'' adlı ankete değinmek istiyorum. Bu benim için kitaptaki en önemli yazı. Çünkü Veli'nin saf düşüncelerini öğreniyoruz burada. 1947 yılında yapılan bu ankette Veli, dönemin genç yazarlarını değerlendiriyor. Bunlar arasında Yahya Kemal, Sait Faik, Orhan Kemal, Oktay Rifat gibi yazarlar var. Hatta anketi yapan bir ara ''Halide Edip'e ne dersiniz?'' diyor soruyor. Bunun üzerine Veli ''İş yok...'' diye cevap veriyor.
Anketi yapan Bahadır Dülger'in son sorusu memlekette gelişmekte olan edebiyatın hangi vasıfta olması gerektiği üzerine oluyor. Buna Orhan Veli şöyle cevap veriyor:
'' Ben sanatla edebiyatı birbirinden ayırıyorum ve şiiri sanata sokuyorum. Roman, hikâye ve tiyatro edebiyat çerçevesi içine giriyor. Fikir sanatta yer alamıyor. Ama, edebiyat fikre dayanıyor. Bu itibarla edebiyatın halk kitlelerine bir şeyler söylemesi lazım. Okur-yazarları halka doğru götüren bir edebiyat isterim. Yani edebiyatın çoğunluğa hitap etmesini istiyorum. Çoğunluk okuyup anlamalıdır. Anlayabilmesi için de edebiyatta kendi meselelerinden bahsedilmesi lazım... Bugünkü dünyada çoğunluğu fakir halk teşkil ediyor. Demek ki edebiyat da onların edebiyatı olacaktır. Kahramanını onun içinden seçecek, hayatını o hayatın içinden alacak ve ara sıra onun meselesinden bahsedecektir. Bizde bu telakkide bir edebiyat üzerinde çalışanlar var. Bunların birtakım kusurları göze çarpıyor. Henüz mükemmel değildirler. Fakat aynı yoldan yürüyecek olan edebiyatçılar bu işi daha mükemmel bir hale getirebilirler. Bunun için şartlardan bir tanesi de dilin konuşulan dilden azami derecede faydalanmak suretiyle zenginleştirilmesidir. Dili kelimelere karşılık bulmaktan ibaret sayan Dil Kurumu gibi müesseseler var, bunların yolu yanlıştır. Dilin zenginleşmesini müesseselerden değil, sanat adamlarından beklemeliyiz.''
Bu sözler Türk Edebiyatı için gerçekten çok önemli. Çünkü günümüz edebiyatına baktığımız boş kitaplar görüyoruz. Eğer bu yazıyı okuyorsunanız ne tür kitaplardan bahsettiğimi anlamışsınızdır. Herkes Orhan Veli'nin bu sözlerine kulak vermeli ve edebiyatımızı geliştirmek adına gerekli adımları atmalı. Bir boş yazımızın daha sonuna geldik esenle kalmanız dileği ile görüşürüz.
Etiketler:
Orhan Veli,
öykü,
yapı kredi yayınları,
yky
15 Eylül 2018 Cumartesi
Bir İdam Mahkumunun Son Günü - Victor Hugo

Uzun soluklu çizgi roman yazılarımızdan sonra 19. yüzyıl Fransız edebiyatına bir dönüş yapmamın zamanı geldi sanırım. Ama bu çizgi romanları bıraktığım manasına gelmiyor elbette ki. Bugün Victor Hugo'nun hümanizmi derinlemesine yaşattığı ''Bir İdam Mahkumun Son'' eseri hakkında biraz boş konuşacağım. Peki okumak için neden bu kitabı seçtim? Bunu seçtim, çünkü ''idam'' konusu hala ülkemizde konuşulmaya devam ediyor. Gündemden bir türlü düşmeyen bu konu üzerine bu kitabı okumam gerektiğini düşündüm.
Kitap hakkında konuşmadan önce kitabın yayınlandığı dönem hakkında biraz fikir sahibi olmamız lazım. Kitap 1829 yılında yani büyük Fransız Devrimi'nin kırkıncı yılında çıktı. Beklendiği üzere kitap başta olumlu karşılanmadı tabii ki. Kitap da belli olduğu üzere giyotin ile ilgili. Yaşadığı dönemde çocuktan yaşlıya, fakirden zengine kadar herkesin idam cezalarını zevkle izlediğini fark etmiştir. Bunu üzerine Victor Hugo'nun da giyotini ''Devrimlerin yok edemediği kaide'' diye nitelendiriyor. Hugo kitapta açık olarak cezayı verip insanı yok etmenin yerine, suçluları iyileştirmeyi öğütlemektedir. Hem o dönemde olduğu gibi hem de şimdi bizim ülkemizde oluğu gibi de toplumun düzenini sağlamak için bu cezayı, bir caydırıcılık ögesi olarak görülmektedir. Görülür ki idam, Hugo bu kitabı yazdıktan tam 152 yıl sonra Sosyalist Partinin iktidarı sayesinde kalkmıştır. Peki giyotin ya da genel tabiri ile idam, gerçekten caydırıcı mıydı? Elbette ki hayır, bu 152 yılda suçta kayda değer bir azalma görülmemiştir. Bu kitap Hugo'nun ''sefil'' kelimesini eserlerinde ilk kez kullandığı kitaptır. Kitabı eğer okuyacaksanız ya da okuduysanız lütfen kitaba uygar, hümanist bir insan olarak bakın.
Kitabın boşluğuna kapılmadan önce hakkında yazacağım kitabın Can Yayınlarına ait baskısı ve Erhan Büyükakıncı'nın çeviri olduğu söylemem gerekiyor. Can yayınlarına göre 132 sayfa lakin ön sözler ile 150 sayfaya kadar ulaşmaktadır. Piyasada 8-10 TL arasında bir fiyata bulabilirsiniz. Klasik Can yayınları kalitesinde ve ölçülerinde olmaktadır. Dönemi daha iyi algılayabilmeniz için kitaptan anlamlı bir alıntı ile kitabın boşluğuna adımımızı atıyoruz.
''Sömürgeler, bir idam kararı bir kölenin ölümüne neden olursa, adamın sahibine bin franklık tazminat ödenmektedir. Ne! Sahibin zararını karşılıyorsunuz da, aileye tazminat vermiyorsunuz! Peki, burada da bir insanı ona sahip olanların ellerinden almıyor musunuz? Sahibini karşısındaki bir köleden daha kutsal bir konumda, babasının varlığı, karısının serveti, çocuklarının eşyası değil mi?''
''İdam mahkûmu!''
Kendisi güzel bir Ağustos sabahı mahkemesine gitmesi ile her şey başlar. Aslında bilir ki idam cezası alacaktır. Ama onun için bu o kadar önemli bir şey değildir. Çünkü idam cezası almazsa eğer kürek cezası alacaktır. Bilir ki yıllarca kürek çekmektense bugün ölmeyi yeğler. Beklendiği üzere de idam cezası verilmiştir. Sonu Grève Meydanında sonlanacak olan yolculu böyle güzel bir günde başlamış oldu. Başta idam cezasına razı olsa da şimdi kabullenemiyor ve dünyayı onun için bambaşka bir hal almıştır. Ne düşüneceğini ne yapacağını bilememektedir. Kendine geldiğinde ise şunları düşünmüştür:
''Neden olmasın? Çevremdeki her şey durağan ve renksiz olsa da benim içimde kopan bir fırtına, bir çatışma, bir trajedi yok muydu? Benliğimi saran bu saplantı, günü her saatinde, her anında, yepyeni bir biçimde; infaz vakti yaklaştıkça daha da iğrenç ve daha da kanlı biçimde çıkmıyor mu karşıma? İçimde bulunduğum bu terk edilmişlik ortamında hissettiğim şiddetli ve anlamsız her şeyi neden kendime anlatmayı denemeyeyim? Kuşkusuz anlatacağım çok şey var ve ömrüm ne kadar kısa olursa olsun, içinde bulunduğum bu saatten son dakikama kadar onu dolduracak kaygılar, mürekkep hokkasını boşaltacak değerde bir şeyler olacaktır. Zaten bu kaygıların yol açtığı acıları azaltmanın yolu onları incelemek olacaktır ve onları dile getirmek beni oyalayacaktır.''
Mahkumumuzun iç dünyasına yaptığımız bu girişimden sonra yazımıza devam edebiliriz. İnfaz gününü beklemek üzere bir hücreye kapatılır ve düşünceleriyle birlikte geçireceği günler başlamış olur. Genel olarak dünyaya dair herhangi bir kaygı ya da özlem çekmemektedir. Tek bir şey dışında. Zavallı küçük kızı Marie. Ne annesi ne de karısına dair tek bir şey beslemeyen kızı için sonsuz sevgi beslemektedir. Lakin bu sevgi ileride karşılıksız kalacaktır. İlerleyen günlerden kendisini ölüm korkusu sarmıştır ve en son razı olacağı şey olan kürekçiliği kabullenmiştir. Gidip gelen ruh halleri ve hücrenin etkiyle zayıflamaya başlamıştır. Diğer mahkumlarla ve gardiyanlarla olan sohbetleri de bu durumu ilerletmektedir. Kaçma planları yapmaya başlamıştır lakin ölümün gelişi kesindir.
Mahkemeden başlayıp giyotine kadar uzanan bu içsel dünyada hümanizmi derinlemesine yaşayacaksınız. Kendinizi mahkumumuzun yerine koyacak ve idamın verdiği etkiyi sonuna kadar hissedeceksiniz. Bu kitabı sakin bir kafa ile okumanızı öneririm. Umarım idamın ciddiyetini anlarsınız. Bir boş yazımızın daha sonuna geldik esenle kalın.
9 Eylül 2018 Pazar
Batman - Gülen Adam
Cildin genel yapısına değinelim biraz. 144 sayfadan oluşup
ortalama çizgi roman boyutlarında(17X24) olmaktadır. Şu anda piyasada 25-28₺ gibi fiyatlara bulabilirsiniz. JBC'nin standart kalitesinde olup güzel bir çeviriye sahip. Ed Brubaker tarafından yazılmış, Doug Mahnke ve Patrick Zircher tarafından çizilmiş, Doug Mahnke, Aaron Sowd ile Steve Bird tarafından tarafından çinilenmiş ve de David Baron ile Jason Wright tarafından renklendirilmiştir.
1 çizgi romana başlamadan önce okumanız gereken bir çizgi roman daha var. Joker'in en popüler olduğu çizgi romanlardan biri olan Batman: Öldüren Şaka(Killing Joke). Şu anda piyasada bulunmayan bir çizgi roman. Ama internet üzerinden okuyarak ya da animasyonunu izleyerek de açığı kapayabilirsiniz.
Her şey James Gordon ve diğer memurların bir takım cesetler üzerine bir binayı araştırmaları ile başlıyor. Lakin cesetler normal değiller. Bir gariplik var. Bir takım zehir tarafından öldürülmüşe benziyorlar. Tabii Batman böyle garip bir olaya hiç ilgisiz kalır mı? Hemen olayın içine atlıyor. Mizah bir yana gerçekten de Gordon'ın yanına atlayarak geliyor. Cesetleri araştırırken televizyona beyaz tenli, yeşil saçlı bir adam çıkıyor. Küçük bir konuşmadan sonra Henry Claridge ile başlayacak olan seri cinayetlerinin haberini veriyor. Bunun üzerine Batman Red Hood'u da kapsayan derin bir araştırmanın içine giriyor. Biz ne olduğunu anlamadan Bruce Wayne'in hayatını da kapsayan bir maceranın içinde kendimizi buluyoruz.
2. çizgi romanımız 1940 yılına dayanan çözülememiş bir dava ile ilgili. Bu dava Batman'den önce Gotham'ı koruyan kahramanımız ilk Green Lantern Alan Scott ile ilgili. Dava, ortaya belirsiz bir cesedin bulunması ile gün yüzüne tekrardan çıkıyor. Batman ve Gordon cesedi araştırmaya başlıyorlar. Scott, uzun zamandır ortalıkta görülmeyen bir efsane ve cesedin ortaya çıkışı ile olaylara dahil oluyor. Romanımız Scott'ın geçmiş ile yüzleşmesi, Gordon'ın yaşlılığının ve sakatlığının verdiği zorluklar ile sınanması, Batman'in dedektiflik yeteneklerinin sorgulaması gibi bir takım olayları etkileyen durumlar dahilinde işleniyor.
Tek solukta okuyacağınız bu iki çizgi roman yoğun hayatınzda size harika kaçamaklar olacak. Hazır yeniden basılmışken bu cildi kütüphanenize eklemenizi şiddetle öneriyorum. Tabii başta belirttiğim gibi şimdi de altını çizerek söylemem lazım ki bu cildi okumadan önce Batman: Öldüren Şaka(Killing Joke) okunması ya da izlenmesi gerekmekte. Bir boş yazımızın daha sonuna geldik herkese serin günler diliyorum, esenle kalın.
ortalama çizgi roman boyutlarında(17X24) olmaktadır. Şu anda piyasada 25-28₺ gibi fiyatlara bulabilirsiniz. JBC'nin standart kalitesinde olup güzel bir çeviriye sahip. Ed Brubaker tarafından yazılmış, Doug Mahnke ve Patrick Zircher tarafından çizilmiş, Doug Mahnke, Aaron Sowd ile Steve Bird tarafından tarafından çinilenmiş ve de David Baron ile Jason Wright tarafından renklendirilmiştir.
1 çizgi romana başlamadan önce okumanız gereken bir çizgi roman daha var. Joker'in en popüler olduğu çizgi romanlardan biri olan Batman: Öldüren Şaka(Killing Joke). Şu anda piyasada bulunmayan bir çizgi roman. Ama internet üzerinden okuyarak ya da animasyonunu izleyerek de açığı kapayabilirsiniz.
Tek solukta okuyacağınız bu iki çizgi roman yoğun hayatınzda size harika kaçamaklar olacak. Hazır yeniden basılmışken bu cildi kütüphanenize eklemenizi şiddetle öneriyorum. Tabii başta belirttiğim gibi şimdi de altını çizerek söylemem lazım ki bu cildi okumadan önce Batman: Öldüren Şaka(Killing Joke) okunması ya da izlenmesi gerekmekte. Bir boş yazımızın daha sonuna geldik herkese serin günler diliyorum, esenle kalın.
TEKER TEKER
ÇAĞRIMA KULAK VERECEKLER
SONRA BU AHLAKSIZ ŞEHİR
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)